The Guardian: Küresel Britanya” her şeyi değiş tokuş etmeye istekli. Türkiye…
“Küresel Britanya” her şeyi değiş tokuş etmeye istekli.
Birleşik Krallık’ın Türkiye ile geçen hafta imzaladığı yeni ticaret anlaşması, bir yandan Türk hükümetinin devam eden insan hakları ihlallerini görmezden gelirken, diğer yandan da Erdoğan’ı güçlendiriyor. Yine bu anlaşma, bakanların “küresel Britanya”nın uluslararası yasaları ve değerleri destekleyeceği yönündeki taahhütlerini zayıflatıyor. Anlaşma, 1 Ocak’ta henüz ilkel bir meclis incelemesi olmadan yürürlüğe girdi. İşte bu, Boris Johnson’ın Brexit sonrası vicdansız vizyonunun apaçık gösterimi.
Türkiye’nin “diktatör” lideri Recep Tayyip Erdoğan ise bu anlaşma ile adeta bayram etti ve bu anlaşmayı Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı ve bir dönüm noktası olarak ifade etti. Yıllarca süren feci ekonomik yönetim ve Türkiye’nin ABD ve AB ile Rusya, Suriye, Libya, Yunanistan ve Kıbrıs’a yönelik politikaları sebebiyle yapmış olduğu kavgaların ardından, Erdoğan’ın bir galibiyete çok ihtiyacı vardı.
Johnson’ın 2016’da AB’den ayrılmak için hayır oyu veren seçmenlerini korkutmak için Türkiye’den gelecek olan göçmen yalanını kullandığı gerçeği şimdilerde unutulmuş görünüyor. Bu süreçten sonra hükümeti, AB ile sık sık alay eden ve olası Avrupa ticaret yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan bir lider profili çizdi. Peki Johnson’ın “AB’nin sahip olabileceği en iyi dost ve müttefik” olma yeminiyle bu durum nasıl örtüşüyor?
Bu aceleye getirilmiş anlaşma, insan hakları endişelerini görmezden geliyor. Bu noktada, mevcut AB-Türkiye düzenlemelerini kopyalayan anlaşmanın, iki ülke arasındaki 18,6 milyar sterlinlik alışverişin tehlikeye atılmasına imkan vereceğini düşünmek saflık olacaktır. Zira İngiltere, Türkiye’nin ikinci en büyük ihracat pazarıdır. Bu durum Johnson ve Liz Truss’a (Liz Tıras) avantaj sağlamış olsa dahi, Erdoğan’ı yola getirme konusunda başarısız oldular.
Britanya şimdi, eleştirmenlerine düzenli olarak zulmeden, seçimleri manipüle eden ve yargıçlara rüşvet veren bir hükümetle kenara sıkışmış durumda. Bağımsız avukatlar, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve yüzlercesi hapse atılıyor veya sürgüne gönderiliyor. Kürt yanlısı HDP’nin eski lideri Selahattin Demirtaş, Avrupa insan hakları mahkemesinin serbest bırakılması kararına rağmen hapishaneden çıkamadı.
Lordlar Kamarası, geçen ay hükümetin Ticaret Yasa’sını Birleşik Krallık’ın uluslararası anlaşmalara ve yükümlülüklere uyumasını sağlamak amacıyla yeniden düzenleyerek, anlaşmalar yapılmadan önce insan hakları risk değerlendirmesi yapılabilecek şekle getirdi. Ancak tasarı Avam Kamarası’na döndüğünde, hükümetin değişikliği iptal etmesi bekleniyor. Zira Türkiye anlaşması böyle bir güvence içermiyor.
Geçerliliğini yitirmiş AB düzenlemelerini değiştirme mücadelesinde, Johnson hükümeti şimdiye kadar 30’dan fazla mevcut ticaret anlaşmasını devraldı. Türkiye anlaşması gibi, bütün bu anlaşmalar da kapsamlı bir parlamento incelemesine tabi tutulmadılar. Çünkü bu liste; Mısır, Tunus, İsrail ve Filistin gibi tartışmalı insan hakları siciline sahip olan ülkeleri de kapsıyor. Çin ve Suudi Arabistan gibi hak ihlalleri konusunda kötü şöhret yapmış olan ülkelerle ikili anlaşmalar yapılmaya çalışılmadı. En azından şimdilik yapılmadı.
Türkiye ile veya başka bir ülke ile insan hakları endişeleri nedeniyle ticarete genel olarak ara verilmesi, genellikle İngiliz hükümetlerine hitap eden bir hareket tarzı değil. Ancak ticaret bağları, demokrasiye saygı ve bireysel özgürlükler gibi daha geniş amaçları ilerletmek için kullanılmalı. Johnson ise tamamen, parayı veren düdüğü çalar yaklaşımıyla hareket ediyor.
Örneğin, önceki yıllarda Türkiye-İngiltere ticaretinin büyük bir kısmı Ankara’ya yapılan askeri satışlardan oluşuyor. İngiltere, 2013 Gezi Parkı halk ayaklanmasından bu yana Türkiye’ye 1,3 milyar sterlinlik silah ihraç etti. Başarısız bir darbe girişimi olan 2016’da ise, Erdoğan’ın acımasız baskılarla başladığı dönemde, Türkiye’ye 806 milyon sterlin değerinde silah ihracat ruhsatı verildi. Yeni lisanslar 2019’da durduruldu, ancak mevcut olanlar geçerliliğini korumaya devam etti.
Bu kazançlı alım satım veya onu elinden kaçırma ihtimali, Türkiye anlaşmasının sonuçlandırılmasındaki aceleyi açıklamaya yardımcı olabilir. Yine de Erdoğan’ın yerel muhalifleri bastırmak, Suriye Kürtlerine saldırmak, Libya iç savaşına müdahale etmek ve Azerbaycan-Ermenistan çatışmasını körüklemek için İngiliz yapımı ekipman ve teknolojiyi kullanmakla suçlanıyor olması, bu ikili anlaşmalarda ciddi bir duraklamaya neden olmalıydı. Bu eylemlerin hepsi İngiliz çıkarlarına aykırı olmasına rağmen Johnson hükümeti hala başını aşağıda tutmaya devam ediyor.
Brexit sonrası ticaret anlaşmalarının parlamento tarafından tam zamanında incelenmesi, bu tür ihmalleri ve çelişkileri gün ışığına çıkarmaya yardımcı olacaktır. Ancak İşçi Partisi’nin ticaret sekreteri Emily Thornberry’ye göre bu biraz zor. Zira Ticaret bakanı Greg Hands’ın, ticaret anlaşmalarının incelenmesi için yeterli zaman olmadığını ifade etmesinin ardından, Emily Thornberry hükümeti tamamen beceriksizlikle suçladı.
Türkiye anlaşması resmen ikiyüzlülüğü resmediyor. Zira Dışişleri Bakanı Dominic Raab, 2019’da gelecekteki küresel Britanya’yı överek, AB’den ayrıldığımızda dünyanın herhangi bir yerindeki insan haklarını ihlal edenler, bunun karşılığını görecek diyerek söz vermişti. Ocak 2020’de ise Dominic Raab, Avam Karaması’na gerçek anlamda küresel bir Britanya’nın uluslararası ticaret ve yatırımdan daha fazlası olduğuna dair güvence vererek, “Küresel Britanya aynı zamanda liberal demokrasi değerlerimizi ve uluslararası hukukun üstünlüğüne gönülden bağlılığımızı sürdürmekle ilgilidir.” ifadelerini kullanmıştı.
Dominic Raab iyi niyetli görünüyor, ancak Erdoğan gibi beceriksiz ve işe yaramaz kimseler, bu duruma sadece gülüyor. Dominic Raab’ın Rusya, Suudi Arabistan ve başka yerlerdeki bireysel hak ihlallerine uyguladığı yaptırımlar, büyük resmi etkilemiyor.
Simon Tisdall / The Guardian

