Ne o, şarabından bir lezzet mi umdun?
Her tasta bin yıl daha yaşlanmadıkça tecrübe sahibi olunmaz. Gerçekler acıdır. En büyük acı sendendir. Ciğerini söküp atmayı becermedikçe bu acı dinmez.
Hep dışarıyı arar göz.
Kulaklar bekler, dışarıdan ve hatta en dışarıdan bir söz.
Ellerimi yakmaz da dersin bu köz.
Ancak her yiğidin bir yumuşak karnı vardır.
Sen, kendi göbeğini kesmek deyince ne sandın?
En acıyı tatmayan tatlı nedir bilmez.
Kırk yıl koynunda yılanla gezmeyi bilmeyen yılan zehriyle baş edemez.
Kırk yıl haine susmak bilmeyen, susadığında hangi çeşmeden su içeceğini bilemez.
Acıların acıyı bitirdiği yer gelmedikçe masaya oturamaz. Kalem kıramazsın.
Herkesin utanıp şişeyi sakladığı gecede. Sen gün gibi aşikar şişeyi kırmadıkça yalancısın. Her doğru için bir yalan gerekir.
En büyük doğru için, en büyük yalanla yaşamak gerekir.
Nereden başladığını asla unutma. Bittiği gün umursama.
İşte o gün.
Tüm sorular bitmiş olur.
Belki lazım olursa diye söylüyorum şimdi
Soruların bittiği yerde cevap tek şıktır.
Cevap;
Sorunun kendisidir…


En büyük doğru için, en büyük yalanla yaşamak gerekir.
Bu çok ilginç…
‘’Bir sakiden içtim şarap, Arştan yüca meyhanesi,
Ol sakinin mestleriyiz, canlar anın peymanesi’’ der, Yunus Divanesi.
Bu diyarlarda neydik? Neden başımızı öne eydik !!
Arar olmuşuz dışardan medet, her yeri sarmış cehalet,
Biz bu topraklar için yanmaya geldik, içip aşkın şarabını kanmağa geldik.
Yalanlar içinde doğruyu; çekip almaya geldik.
Ey genç yiğit;
Henüz yolun başındayken çek Kelime-i Şehadet,
Zor olsa da bu yolculuk belli müddet sabret,
Yolun sonunda vardır Ümmetin için bir vahdet.
Bu dava için erken yaşta yol almak gerek,
Karanlığı boğup atmak için, geceyi gündüze katmak gerek,
Ama önce içindeki kaybolmuş benliğini bulmak gerek,
Nereden geldiğini unutmadan, nereye varacağını bilmek,
Bu yolda menzile varmak için Zühd ile Zahidi yoldaş tutmak gerek.
Genç yaşta düştüm memleketlen derde tasa,
Dert benim değil, milletin derdidir küfemde tıkabasa,
Kılı kırk yaranların emanetidir elimde tuttuğum asa,
Yürüdüğüm yol yetmiş arşın, yedi felekten geçtim buna karşın
‘’Çocukken kırk yaşındaydım, hayatta tek başınaydım.’’
Olgun başak gibi eğilmiş başım,
Hatırlarım henüz yedi yaşım,
Daha yolun başındayım,
Çocukken kırk yaşındayım.
Hayata başladığımda cebimde bir tek şey vardı; o da yokluktu,
Bereketli olan şeyse, yokluktaki çokluktu,
Çocuktum; bedenim aç ve ruhum sevgiye muhtaç,
Rüyalarımda uçtuğum Miraç; beni diri tutan tokluktu,
İşte o zaman ektim hayallerime umut çınarı,
Zaman aktıkça suladı ruhumu Kevser pınarı,
Hayat zordu, ama yüreğim kordu,
Beni bu yolda en çok ‘’Hiç’’olmak yordu.
Yürürken yalnızlığımla kaybolduğum An’da
Ol kelamında Hızır gelir Efendimin Selamınla
Gençtik, Esma-ül Hüsna hürmetiyle Gaypta yürümeyi seçtik,
Özlemle bir “Âh” çektik, kendimizden geçtik
Ab-ı Hayat suyundan içtik, artık ikimizde ‘’Hiç’tik.’’
Hiçliği tattıktan sonra ben; anladım ki kırklar sofrasının aşında,
Hz. Peygamberin öptüğü Hacerülesvet taşındayım.
Hızır oldu yoldaşım, Evliyalarsa kardaşım;
Sırların sırrını taşıyan suyun akışında;
Yüreğimde söndüremediğim ateşin yakışındayım.
Artık bende ne kaldı açlık, ne de muhtaçlık,
Gönül deryasında yıldızlar oldu balık,
Bende ne akıl kalık, ne de âmâlık,
Âlemde yalnız değilim artık, olduk kırk kalabalık.
İsmi Azam hürmetine Ben; Ölümden önce ölmüşüm,
Zümrüd-ü Anka gibi Işığımla küllerimden yeniden doğmuşum,
Döner dururum bu hayat devranında,
Dost ararken bulurum kendimi sevda kervanında.
Korkma Ey Yiğit, bu alemde yalnız değilsin,
Gökkubbe vuslat için eğilsin, birlik olup arşa değilsin.
Kamet getir kıyam için ümmetin mahşer zamanı geldiyse,
Kim durur artık önünde, en yücelerden karar verildiyse.
***Simyacı***
Bu yazılar paylaşmaya açık mı?